Şiirler
-
ensar
Acelem Var
Acılar, çekilin yoldan
Acelem var
Düşün yakamdan
Hayat çok kısa
Daha yapacak çok işim var
Denizler kirlenmiş
Güneşte lekeler var
Bulutlar islenmiş
Ayda tutukluk var
Sevgiler tükenmiş
Yürekte kinler var
Saygı da ne imiş
Serde bencillik var
Nerede menfaat var
Hangi işte çok para var
Adalet kimlerin elindeymiş
Terazi de hileler var
Mum gibi eriyip gitmiş
Hani nerede insanlar
Nerede insanlık
Pes ettim doğrusu
Ben bu işleri beceremedim
Eğri büğrü yolları düzeltemedim
Acılar, çekilmeyin yoldan
Acelem var
Beni ancak ecel paklar
Ensar Aktaş
Rotterdam, 25.08.2002
Acılar, çekilin yoldan
Acelem var
Düşün yakamdan
Hayat çok kısa
Daha yapacak çok işim var
Denizler kirlenmiş
Güneşte lekeler var
Bulutlar islenmiş
Ayda tutukluk var
Sevgiler tükenmiş
Yürekte kinler var
Saygı da ne imiş
Serde bencillik var
Nerede menfaat var
Hangi işte çok para var
Adalet kimlerin elindeymiş
Terazi de hileler var
Mum gibi eriyip gitmiş
Hani nerede insanlar
Nerede insanlık
Pes ettim doğrusu
Ben bu işleri beceremedim
Eğri büğrü yolları düzeltemedim
Acılar, çekilmeyin yoldan
Acelem var
Beni ancak ecel paklar
Ensar Aktaş
Rotterdam, 25.08.2002
-
ensar
Yıldızlar Üşümesin
Bilmem hatırlarmısın sende
Yine sıcak bir yaz akşamıydı böyle
Bu kumsalda güneşin batışını izlemiştik
Çocuklar gibi sağa sola koşmuştuk elele
Sabahlara dek çılgınca sevişmiştik seninle
Yosun kokuları eşliğinde
Dalgalar tempo tutmuştu, bizse şarkılar söylemiştik
Şiirler yazmıştık mehtabın gözbebeğine
Yıldızlar alkışlamıştı bizi, ıslık çalmıştı sessizlik
Bir bir paylaşmıştık yıldızları çok etkilenipte
Sonra sen bana vermiştin payına düşenleri
Bense sana o gecenin hatırası diye
Çok geçmeden esti ayrılık rüzgarları esti de delicesine
Savruluverdik ayrı ayrı yadellere
Seni bilemem, belki de unutmuşsundur beni
Ama, inanki ben unutmadım, unutamadım seni, denediysem de
Burası hiç değişmemiş, fakat var bir eksiklik yine de
Sen salıverdin mi benim yıldızlarımı bilemem, ama
Seninkiler hâlâ benim sakladığım yerde, kalbimde, yüreğimde
Hadi çıkıp gelde ısıtsın geceyi sıcaklığı gülüşlerinin
Beni umursama istersen, ama gülde yıldızlar üşümesin
Ensar Aktaş
Rotterdam, 05.05.2002
Bilmem hatırlarmısın sende
Yine sıcak bir yaz akşamıydı böyle
Bu kumsalda güneşin batışını izlemiştik
Çocuklar gibi sağa sola koşmuştuk elele
Sabahlara dek çılgınca sevişmiştik seninle
Yosun kokuları eşliğinde
Dalgalar tempo tutmuştu, bizse şarkılar söylemiştik
Şiirler yazmıştık mehtabın gözbebeğine
Yıldızlar alkışlamıştı bizi, ıslık çalmıştı sessizlik
Bir bir paylaşmıştık yıldızları çok etkilenipte
Sonra sen bana vermiştin payına düşenleri
Bense sana o gecenin hatırası diye
Çok geçmeden esti ayrılık rüzgarları esti de delicesine
Savruluverdik ayrı ayrı yadellere
Seni bilemem, belki de unutmuşsundur beni
Ama, inanki ben unutmadım, unutamadım seni, denediysem de
Burası hiç değişmemiş, fakat var bir eksiklik yine de
Sen salıverdin mi benim yıldızlarımı bilemem, ama
Seninkiler hâlâ benim sakladığım yerde, kalbimde, yüreğimde
Hadi çıkıp gelde ısıtsın geceyi sıcaklığı gülüşlerinin
Beni umursama istersen, ama gülde yıldızlar üşümesin
Ensar Aktaş
Rotterdam, 05.05.2002
MELEGiM
Hani bulutlarla bana haber yollayacaktin,
Sen her yagmur damlasina bir kelime yazacak;
bende o damlalari avuclarima alip,
yazdigin mektubu okuyacaktim.
Kokunu ciceklere ilistirip yollayacaktin hani?
Söz vermistin...
Bülbüller sözlerini getirecekti bana.
Dalgalar, vurup vurup hasretini solumayacak miydi?
Yildizlar, sana giden yolu gösterecek,
mehtap, yolumuzu aydinlatacakti.
Askimiza ondan baska kimse sahit olmayacakti
Öyle sevecektik ki bibirimizi,
sorgusuz sualsiz girecektik cennete.
Kiskanacakti nur'umuzu melekler bile...
Simdi neden solgunsun böyle bir tanem,
Nicin acip gözlerini ellerimden tutmuyorsun?
Uzat ellerini, al beni de yanina.
Bunca hasret yetmez mi cikmak icin katina,
Yoksa gittin ve unuttun mu beni;
Unuttun mu oralarda?
Göz kirp bana yildizlardan.
Bir an bile durmam buralarda inan;
Davetini bekliyorum
Cagir geleyim artik,
Cagir melegim artik...
Hani bulutlarla bana haber yollayacaktin,
Sen her yagmur damlasina bir kelime yazacak;
bende o damlalari avuclarima alip,
yazdigin mektubu okuyacaktim.
Kokunu ciceklere ilistirip yollayacaktin hani?
Söz vermistin...
Bülbüller sözlerini getirecekti bana.
Dalgalar, vurup vurup hasretini solumayacak miydi?
Yildizlar, sana giden yolu gösterecek,
mehtap, yolumuzu aydinlatacakti.
Askimiza ondan baska kimse sahit olmayacakti
Öyle sevecektik ki bibirimizi,
sorgusuz sualsiz girecektik cennete.
Kiskanacakti nur'umuzu melekler bile...
Simdi neden solgunsun böyle bir tanem,
Nicin acip gözlerini ellerimden tutmuyorsun?
Uzat ellerini, al beni de yanina.
Bunca hasret yetmez mi cikmak icin katina,
Yoksa gittin ve unuttun mu beni;
Unuttun mu oralarda?
Göz kirp bana yildizlardan.
Bir an bile durmam buralarda inan;
Davetini bekliyorum
Cagir geleyim artik,
Cagir melegim artik...
Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak
her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.
bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla
sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
"içinde benzetmeler olan"
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok
uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine
sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır
sana sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır
bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar
verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz
sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
allah'a inanmaktır
Yılmaz Erdoğan
her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.
bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla
sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
"içinde benzetmeler olan"
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok
uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine
sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır
sana sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır
bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar
verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz
sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
allah'a inanmaktır
Yılmaz Erdoğan
Ağlamanı istemem ben ölürsem.
Beni en sevdiğin halimle hatırla.
Uzak bir yerde çalıştığımı düşün.
Hayatta olduğuma inan.
Bir gün gelir kendiliğinden.
Geçer bütün üzüntün.
Her yeni gelen günü.
Yeni bir umutla beklemeli.
Her yeni gelen gün.
Yeni havalarla gelir.
Gece yağan yağmurla uyursun.
Sabah birde bakmışsın odan güneşli.
Her yeni gelen vapuru treni.
Yeni bir umutla beklemeli.
Her yeni gelen vapur tren.
Yeni insanlarla gelir.
Ben esmerdim güzelim.
Bu sefer bir sarışını seversin.
Aşk yaşayanlar içindir.
N.Cumalı
Beni en sevdiğin halimle hatırla.
Uzak bir yerde çalıştığımı düşün.
Hayatta olduğuma inan.
Bir gün gelir kendiliğinden.
Geçer bütün üzüntün.
Her yeni gelen günü.
Yeni bir umutla beklemeli.
Her yeni gelen gün.
Yeni havalarla gelir.
Gece yağan yağmurla uyursun.
Sabah birde bakmışsın odan güneşli.
Her yeni gelen vapuru treni.
Yeni bir umutla beklemeli.
Her yeni gelen vapur tren.
Yeni insanlarla gelir.
Ben esmerdim güzelim.
Bu sefer bir sarışını seversin.
Aşk yaşayanlar içindir.
N.Cumalı
HASRET
Ter döküyor dört duvar ter bense beklerim bir gün mutlaka
Ters dönecek anahtarlar bir gün elbet çıkacaksın ışığa
Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş
Bir gün açılır açılmaz sandığın kapılar vurunca güneş
Bir karanlık daha erişti güne saat neredeyse beş
Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş
Gün bizim güneş bizim, göğsümüzde ateş bizim
El ele olduğumuz o gün gülmek bizim
Dün bizim yarın bizim, yana yana sevmek bizim
Hasrete vurduğumuz göz göz yürek bizim
Süsledim gelin misali gençliğimi sandığıma kaldırdım
Sensiz geçen yılları sildirdim sana yeni zaman aldırdım
Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş
Aysel Gürel
(Bu aslinda sarki sozu ve Sezen Aksu okumusdu)
`````````````````````````````````````````````````````````````
Hasretinden Prangalar Eskittim
Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
Ahmed Arif
Ter döküyor dört duvar ter bense beklerim bir gün mutlaka
Ters dönecek anahtarlar bir gün elbet çıkacaksın ışığa
Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş
Bir gün açılır açılmaz sandığın kapılar vurunca güneş
Bir karanlık daha erişti güne saat neredeyse beş
Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş
Gün bizim güneş bizim, göğsümüzde ateş bizim
El ele olduğumuz o gün gülmek bizim
Dün bizim yarın bizim, yana yana sevmek bizim
Hasrete vurduğumuz göz göz yürek bizim
Süsledim gelin misali gençliğimi sandığıma kaldırdım
Sensiz geçen yılları sildirdim sana yeni zaman aldırdım
Sen aydınlığa ben sana hasret
Gel eritir demirleri bendeki ateş
Aysel Gürel
(Bu aslinda sarki sozu ve Sezen Aksu okumusdu)
`````````````````````````````````````````````````````````````
Hasretinden Prangalar Eskittim
Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
Ahmed Arif
Ay Karanlık
Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...
İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...
Ahmed Arif
Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...
İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...
Ahmed Arif
Yaşayabilme ihtimali
Soğuk ve şehirlerarası
Otobüslerde vazgeçtim
Çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda
Otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama
yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
(Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o
zaman) özlemeye başladım herkesi.. Ve bu hasret öyle
uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım
sonra..
Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan
kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu,
pütürlü duvarlara ve Türk Dil Kurumu'na inat bir
Türkçeyle... Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden
orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu
haber bültenleri..
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik
dikenleri saymazsak..)
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu.. Ve belli bir
saatten sonra sokağa çikmamayi öneriyordu haber
bültenleri.. Oysa hiç kursun yaram olmadı benim..
Ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adım..
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm
sadece..
Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde ama
sen yoktun.. Ben, senin beni sevebilme ihtimalini
seviyordum, suni teneffüs saatlerinde.. Okul servisi
seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine
götürüyordu.. Ben, senin benimle Tunalı Hilmi
Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum..
Ben senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
Yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır
gevrekliğini.. Sonra otobüs oluyordum,
kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü..
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş
ovasının yalancı maviliğini.. Otobüs oluyordum bir
süre.. Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,
yanağım otobüs camının garantisinde..
Otobüs oluyordum.. Bir ülkeden bir iç ülkeye..
Çocukluğuma yaklaştikça büyüyordum...
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın
listesinin.. Korkuyordum..Sonra iniyordum otobüsten..
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün
en kisa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu
koşuyordum.. Çünkü sonunda annem oluyordum babam
kokuyordum sonunda...
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim,
çocuk olmaktan..
Ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda...
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği)
bir yol üstü lokantasında...
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay
kıvamında bakan Doğubeyazit'in herhangi bir toprak
damında..
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli
coğrafyasında olma ihtimalini sevdim..
Ben senin,
beni sevebilme ihtimalini sevdim!
-------------------------------------------------------------------------------------
Aysel Git Başımdan
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum
-------------------------------------------------------------------------------------
Sevgilerde
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yilların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi
Gizli bahçenizde
Açan çicekler vardı
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı
Behçet Necatigil
-------------------------------------------------------------------------------------
Solgun bir gül dokununca
Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kâğıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca
Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda
Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca
Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlara takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca
Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca
Behçet Necatigil'den bir başka anlamlı şiir...
Soğuk ve şehirlerarası
Otobüslerde vazgeçtim
Çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda
Otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama
yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
(Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o
zaman) özlemeye başladım herkesi.. Ve bu hasret öyle
uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım
sonra..
Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan
kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu,
pütürlü duvarlara ve Türk Dil Kurumu'na inat bir
Türkçeyle... Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden
orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu
haber bültenleri..
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik
dikenleri saymazsak..)
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu.. Ve belli bir
saatten sonra sokağa çikmamayi öneriyordu haber
bültenleri.. Oysa hiç kursun yaram olmadı benim..
Ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adım..
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm
sadece..
Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde ama
sen yoktun.. Ben, senin beni sevebilme ihtimalini
seviyordum, suni teneffüs saatlerinde.. Okul servisi
seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine
götürüyordu.. Ben, senin benimle Tunalı Hilmi
Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum..
Ben senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
Yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır
gevrekliğini.. Sonra otobüs oluyordum,
kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü..
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş
ovasının yalancı maviliğini.. Otobüs oluyordum bir
süre.. Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,
yanağım otobüs camının garantisinde..
Otobüs oluyordum.. Bir ülkeden bir iç ülkeye..
Çocukluğuma yaklaştikça büyüyordum...
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın
listesinin.. Korkuyordum..Sonra iniyordum otobüsten..
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün
en kisa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu
koşuyordum.. Çünkü sonunda annem oluyordum babam
kokuyordum sonunda...
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim,
çocuk olmaktan..
Ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda...
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği)
bir yol üstü lokantasında...
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay
kıvamında bakan Doğubeyazit'in herhangi bir toprak
damında..
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli
coğrafyasında olma ihtimalini sevdim..
Ben senin,
beni sevebilme ihtimalini sevdim!
-------------------------------------------------------------------------------------
Aysel Git Başımdan
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum
-------------------------------------------------------------------------------------
Sevgilerde
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yilların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi
Gizli bahçenizde
Açan çicekler vardı
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı
Behçet Necatigil
-------------------------------------------------------------------------------------
Solgun bir gül dokununca
Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kâğıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca
Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda
Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca
Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlara takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca
Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca
Behçet Necatigil'den bir başka anlamlı şiir...
BEN" de ISYAN var!
Maske taktin cehreme, BEN istemedim.
Demirden Kunduralar giydirdin, BEN istemedim.
Tonlarca tas yükledin yüregime, BEN istemedim.
Yüregimin kapisina kilit vurdun, BEN istemedim.
.................................................................!!!
Cikar gülücüklerle islenmis maskemi,
Hakiki cehremi göster!
Göster, gözyaslarimin cehremde nakis nakis isledigi kederimi.
Gözlerimdeki maskeyi de cikar, onlarda haykirsin dogruyu, egriyi!
Cikar demirden kunduralarimi,
Büyük adimlar atsinlar özgürce...!
Dogru yolda ayaklandirsinlar "BEN" i ...!
Indir yüregime yükledigin taslari...
Vur isyan balyozumla, parcala!!
Benim de cakil taslarim olsun, yüregimin deniz kiyisinda...
Vur kilidini yüregimin, ac kapimi!
ASK girsin iceri...
Yüregimde baskaldirsin ASK, tüm benligime...!
Ve bilsinler...
"BEN" de ISYAN VAR!
Asyacan
-------------------------------------------------------------------------------------
İstanbul'a Kar Yağıyordu
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti, soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
Kömür yanıyordu sobalarda
Geceleri polisler, bekçiler oluyordu
Bir de biz oluyorduk
Ölümüne üşüyorduk ha,
Yalan yok, polisler de üşüyordu
Onaltı yaşındaydım
Herşeyi bükecek bileğim vardı
Onaltı yaşındaydım
Aslan gibi ortadaydım
Gündüzleri, okulda coğrafya defterimin arkasına
Senin için şiirler
Geceleri duvarlara ülkemi kurtarmak için
Kahrolsun yazacak kadar adamdım
Onaltı yaşındaydım
Ne senin haberin oluyordu şiirlerimden
Ne de birileri kahroluyordu
Mahalle duvarlarına çiziktirdiğim harflerimden
Onaltı yaşındaydım
Yalan yok
Ben yazmaya böyle başladım
Coğrafya defterim bir eskiciye kurban gitti
Duvarlarına yüreğimi bağırdığım o evler birer birer
Yıkıldı gitti
Şimdi güzel kağıtlara yazıyorum
Kocaman laflar ediyorum
Marşlar biliyordum
Kitaplar okuyordum
Koşarak ve ıslanmadan geçiyordum sulardan
İstanbul'u seviyordum
Seni seviyordum
Dualar öğreniyordum
Meydanlarda toplanıp bağırıyordum
Herkes gibiydim
Herkes kadar cesur
Herkes kadar korkak
Herkes kadar filinta delikanlı
Ve herkes kadar buralı
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
Ağzımızdan dumanlar çıkıyordu konuşurken
Haliç'in arkasında toplanıyorduk
Gece adamı içine çekiyordu
Biz geceyi içimize çekiyorduk
En güzel ben yazıyordum duvarlara yazıları
Herkes beni seviyordu
En güzel şiirleri de ben yazıyordum oysa
Coğrafya defterimin arkasına
Bunu kimse bilmiyordu
Sizin evin duvarına "kahrolsun" diye yazıyordum
Ve hızla kaçıyordum
Sizin evin duvarına birkez olsun
"Seni seviyorum" diye yazamadım
O zaman duvarlara öyle şeyler yazılmıyordu
Dedim ya
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
İbrahim Sadri
-------------------------------------------------------------------------------------
SEVGILIMIN DERIN BAKISLARI ISYANIMI HAZIRLAR
Bir yuksek yerde
Ister tepe de ister zirve de
Gok mudur bilmem, doruya dogru
Cirpinislarina hep baktigim
Yamaclari parcalarcasina carpan
Uslanmaz denizde
Ruzgarin binit diye kol gezdigi
Bir hengamede
Renklerin rengini kaybedip
Heyecanin rengine burundukce
Yasam kavgasini senlendiren
Bir sembolde
Ve anlatilan
Ve imrenilen
Ve ozlenilen
Ve ozenilen
Ve efsanelesen
Nabizlari bir ritimde toplayip
Susup beklenilen
Ve bellendikce ozlenilen
Ozlendikce bogazlara bir hickirik
Dugumlenip yolu gozlenilen
Tek bir noktaya sabit
Huzunlu derin bakislarin
Habercisiyken otelerin
Odaklasinca yuregime
Saclarini ruzgar alip yedegine
Avuntusu nisbetine bellediklerinin
Baskaldiriyi mukaddes kilan
Zaman o zamandir diyerek ve
Kiyami ayaklandiran
Korkakligi canevinden vurdugun gunde
Adanmislarla ayaklarini yere vurdugun gunde
Adanmislik vacip olunca artik
Kimbilir kac gundur beklenen
Canlarin costugu, canlarin kaynastigi
Canlarini O'nun icin satiliga cikaranlarin
Kiyasiya bir yarisa girdigi
Buram buram cennet kokulari sezilirken
Yerin titredigi o gunde
Hayalim ol, hayalimdeki ol,
Istegim ol, umdem ol,
Cesaretim ol,sevincim ol, dostlugum, benligim,
Ictenligim, dusuncem, zikrim ol,
Sehadetim ol,
Sevgilim ol.
A. A. Aytunç
Maske taktin cehreme, BEN istemedim.
Demirden Kunduralar giydirdin, BEN istemedim.
Tonlarca tas yükledin yüregime, BEN istemedim.
Yüregimin kapisina kilit vurdun, BEN istemedim.
.................................................................!!!
Cikar gülücüklerle islenmis maskemi,
Hakiki cehremi göster!
Göster, gözyaslarimin cehremde nakis nakis isledigi kederimi.
Gözlerimdeki maskeyi de cikar, onlarda haykirsin dogruyu, egriyi!
Cikar demirden kunduralarimi,
Büyük adimlar atsinlar özgürce...!
Dogru yolda ayaklandirsinlar "BEN" i ...!
Indir yüregime yükledigin taslari...
Vur isyan balyozumla, parcala!!
Benim de cakil taslarim olsun, yüregimin deniz kiyisinda...
Vur kilidini yüregimin, ac kapimi!
ASK girsin iceri...
Yüregimde baskaldirsin ASK, tüm benligime...!
Ve bilsinler...
"BEN" de ISYAN VAR!
Asyacan
-------------------------------------------------------------------------------------
İstanbul'a Kar Yağıyordu
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti, soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
Kömür yanıyordu sobalarda
Geceleri polisler, bekçiler oluyordu
Bir de biz oluyorduk
Ölümüne üşüyorduk ha,
Yalan yok, polisler de üşüyordu
Onaltı yaşındaydım
Herşeyi bükecek bileğim vardı
Onaltı yaşındaydım
Aslan gibi ortadaydım
Gündüzleri, okulda coğrafya defterimin arkasına
Senin için şiirler
Geceleri duvarlara ülkemi kurtarmak için
Kahrolsun yazacak kadar adamdım
Onaltı yaşındaydım
Ne senin haberin oluyordu şiirlerimden
Ne de birileri kahroluyordu
Mahalle duvarlarına çiziktirdiğim harflerimden
Onaltı yaşındaydım
Yalan yok
Ben yazmaya böyle başladım
Coğrafya defterim bir eskiciye kurban gitti
Duvarlarına yüreğimi bağırdığım o evler birer birer
Yıkıldı gitti
Şimdi güzel kağıtlara yazıyorum
Kocaman laflar ediyorum
Marşlar biliyordum
Kitaplar okuyordum
Koşarak ve ıslanmadan geçiyordum sulardan
İstanbul'u seviyordum
Seni seviyordum
Dualar öğreniyordum
Meydanlarda toplanıp bağırıyordum
Herkes gibiydim
Herkes kadar cesur
Herkes kadar korkak
Herkes kadar filinta delikanlı
Ve herkes kadar buralı
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
Ağzımızdan dumanlar çıkıyordu konuşurken
Haliç'in arkasında toplanıyorduk
Gece adamı içine çekiyordu
Biz geceyi içimize çekiyorduk
En güzel ben yazıyordum duvarlara yazıları
Herkes beni seviyordu
En güzel şiirleri de ben yazıyordum oysa
Coğrafya defterimin arkasına
Bunu kimse bilmiyordu
Sizin evin duvarına "kahrolsun" diye yazıyordum
Ve hızla kaçıyordum
Sizin evin duvarına birkez olsun
"Seni seviyorum" diye yazamadım
O zaman duvarlara öyle şeyler yazılmıyordu
Dedim ya
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
İbrahim Sadri
-------------------------------------------------------------------------------------
SEVGILIMIN DERIN BAKISLARI ISYANIMI HAZIRLAR
Bir yuksek yerde
Ister tepe de ister zirve de
Gok mudur bilmem, doruya dogru
Cirpinislarina hep baktigim
Yamaclari parcalarcasina carpan
Uslanmaz denizde
Ruzgarin binit diye kol gezdigi
Bir hengamede
Renklerin rengini kaybedip
Heyecanin rengine burundukce
Yasam kavgasini senlendiren
Bir sembolde
Ve anlatilan
Ve imrenilen
Ve ozlenilen
Ve ozenilen
Ve efsanelesen
Nabizlari bir ritimde toplayip
Susup beklenilen
Ve bellendikce ozlenilen
Ozlendikce bogazlara bir hickirik
Dugumlenip yolu gozlenilen
Tek bir noktaya sabit
Huzunlu derin bakislarin
Habercisiyken otelerin
Odaklasinca yuregime
Saclarini ruzgar alip yedegine
Avuntusu nisbetine bellediklerinin
Baskaldiriyi mukaddes kilan
Zaman o zamandir diyerek ve
Kiyami ayaklandiran
Korkakligi canevinden vurdugun gunde
Adanmislarla ayaklarini yere vurdugun gunde
Adanmislik vacip olunca artik
Kimbilir kac gundur beklenen
Canlarin costugu, canlarin kaynastigi
Canlarini O'nun icin satiliga cikaranlarin
Kiyasiya bir yarisa girdigi
Buram buram cennet kokulari sezilirken
Yerin titredigi o gunde
Hayalim ol, hayalimdeki ol,
Istegim ol, umdem ol,
Cesaretim ol,sevincim ol, dostlugum, benligim,
Ictenligim, dusuncem, zikrim ol,
Sehadetim ol,
Sevgilim ol.
A. A. Aytunç
Dişlerimiz Arasındaki Ceset
Biz şehir ahalisi, Kara Şemsiyeliler!
Kapçıklar! Evraklılar! Örtü severler!
Çığlıklardan çadır yapmak şanı bizdedir.
Bizimdir yerlere tükürülmeyen yerler
Nezaketten haklılardan yanayızdır hepimiz
Sevinmemiz çapkıncadır, ağlatır bizi küpeşteler
Yaşamak deriz -Oh, dear- ne kadar tekdüze
Katliamlar ne kötü be birader
Güneş neredeysek orada bulur bizi
Ya cünup ve yalancı veya miskin ve ülser.
Falımız neyse çıksın diye açarız indeksleri
Sayılar bizi bulur, o ayıp işaretler
Saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilgisi
Hadım tarih, kundakçı matematik, geri kafalı gramer
Evet bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza
Verem Olmak Üretimi Düşürür ibaresini çizer
Biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler
Kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle
Kimbilir kimden umarız emr-i bi'l-ma'ruf
Kimbilir kimden umarız nehy-i ani'l-münker
Bize yalnız oğulları asılmış bir kadının
Memeleri ve boynu itimat telkin eder.
-------------------------------------------------------------------------------------
MONA ROSA
Mona Rosa, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah... senin yüzünden kana batacak
Mona Rosa, siyah güller, ak güller.
Ulur ay'a karsı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Rosa, bugün bende bir hal var
Yağmur igri igri düser topraga
Ulur ay'a karsi kirli çakallar.
Açma pencereni perdeleri çek;
Mona Rosa seni görmemeliyim
Bir bakisin ölmem için yetecek
Anla Mona Rosa ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.
Zeytin agaçlari, sögüt gölgesi
Bende çikar günes aydsnligina
Bir nisan yüzügü, bir kapi sesi
Seni hatirlatir her zaman bana
Zeytin agaçlari, sögüt gölgesi.
Zambaklar en issiz yerlerde açar
Ve vardir her vahsi çiçekte gurur
Bir mumun ardinda bekleyen rüzgar,
Isiksiz ruhumu sallar da durur
Zambaklar en issiz yerlerde açar.
Ellerin ellerin ve parmaklarin
Bir nar çiçegini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadin
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmaklarin.
Zaman çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar gelsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göge bu kadar
Zaman çabuk geçiyor Mona.
Aksamlari gelir incir kuslari
Konarlar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kiminin sari
Ah... beni vursalar bir kus yerine
Aksamlari gelir incir kuslari.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni
Incir kuslarinin bakislarinda
Hayatla doldurur bu bos yelkeni
O masum bakislar... su kenarinda
Ki ben Mona Rosa bulurum seni.
Kirgin kirgin bakma yüzüme
Rosa Henüz dinlemedin benden türküler
Benim askim uymaz öyle her saza
En güzel sarkiyi bir kursun söyler
Kirgin kirgin bakma yüzüme Rosa.
Artik inan bana muhacir kizi
Dinle ve kabul et itirafimi
Bir soguk, bir garip, bir mavi sizi
Alev alev sardi her tarafimi
Artik inan bana muhacir kizi.
Yagmurdan sonra büyürmüs basak
Meyvalar sabirla olgunlasirmis
Birgün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsin ölüler niçin yasarmis
Yagmurdan sonra büyürmüs basak.
Altin bilezikler, o kokulu ten,
Cevap versin, bu kanli kus tüyüne
Bir tüy ki can verir gülümsesen
Bir tüy ki kapali geceye güne
Altin bilezikler, o kokulu ten.
Mona Rosa, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadi kirik kus merhamet ister
Ah... senin yüzünden kana batacak
Mona Rosa, siyah güller, ak güller.
SEZAI KARAKOÇ
-------------------------------------------------------------------------------------
Yasak
Yasak bana gözlerini anlamak
Ellerin
Bana yasak
Ah olaydım
Gözünde yaş
Fikrinde telaş
Düşünce suçun
Beraatin olaydım
Fakat yasak
Yasak bana gözlerini anlamak
Ellerin bana yasak
Ah olaydım
Yüzünde sürgün
Yatağında mülteci
Vatanın
Anayurdun olaydım
Fakat yasak
Yasak bana gözlerini anlamak
Ellerin, uyruğum
Bana yasak
Yilmaz Erdogan
-------------------------------------------------------------------------------------
YÜZLEŞME
Hiç kimseyi sevemem
Sevgi dürüst olmadıkça
Hiç kimseyi öpemem
Kimse içten öpmedikçe
Hiç kimseye gülemem
Kimse bana gülmedikçe
Hiç kimseye vuramam
Kimse bana vurmadıkça
Sebepsiz yere soylediğim
Tüm yalanlar aklımda
Hiç istemeden kırdığım
Tüm insanlar karşımda
Hiç kimseye bakamam
Gözler yalan söyledikçe
Hiç kimseyi aldatmam
Çılgın sözler duymadıkça
Hiç kimseye inanmam
Ruhum kabul etmedikçe
'Korkularım saklı şimdi
Kimse beni sormayınca
Tüm aşklarim solgun simdi
Gecmiş beni anmayınca'
M.Ş.Ş.
-------------------------------------------------------------------------------------
Anladım
anladım
sabahları açılır
esnaf çarşıları yeminle
"bedreddinim bir ağaca asılır"
anladım
en büyük yalan yemindir
edilir sabahları
gecesini hatırlamayan esnafların
tüm merasimleri gömdüm
ömrümün reklam amaçlı takvimlerine
anladım
kimse üzgün değildi
bayraklar yarıya indiğinde
bir tek el isteyen
yordam ve özür dileyen
anladım
herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm
evet yüzümdü
her görüşmeye taşıdığım
kandırılmaya gönüllü bir gönülle
az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim
göz gördüm başka açılara ayarlı
uzun bir yüz gördüm
meğer filmin sonu diye ayarsız
fin yazardı se end zamanında
bir zamanlar
fransızlar hep fransız kalacaklar
sabah sinemasında pazarları
aklımı alıp doğduğum evin
müze olma isteğine saklayacaklar
ama kavaklar büyüyecek
herkesten gizli boyatmak
bir kavağın becereceği iştir ancak
anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar
her pazartesi and içip
cumaları marşa basan
camiler dolusu yemin edip
taburlarca yalan söyleyen
bu toprakta bu ağaç
kuruyacaktır elbet
anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor
namusum ve şerefim ve
çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
tüfek filan değil
çimento icat edildi de
bozuldu mertliğin mimarisi
esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları
anladım
altı dükkan olsun istiyor evinin
ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
benim taş ustamın karısı
ve her yerde
şube açmak istiyor
iskender kebabını icat eden
büyük iskender’in çocukları
ki gölge filan etmez
yoğurtlu bir ziyafet çekerdi
diyojen’le karşılaşsaydı.
anladım
bursalı iskender’in
romalı arkadaşından daha çoktur
uygarlığa katkısı
oysa
bu satırlarla üstünü örten ben
kelimelerle sargı bezi ve
melhem yapan
ozanlığı en çok kendini üzen ben
anladım
sadece öğlenleri açarım yaramı
ve hiçbir yerde şubesi olmaz
bu kanamalı hastanın
anladım.
Yılmaz Erdoğan
Biz şehir ahalisi, Kara Şemsiyeliler!
Kapçıklar! Evraklılar! Örtü severler!
Çığlıklardan çadır yapmak şanı bizdedir.
Bizimdir yerlere tükürülmeyen yerler
Nezaketten haklılardan yanayızdır hepimiz
Sevinmemiz çapkıncadır, ağlatır bizi küpeşteler
Yaşamak deriz -Oh, dear- ne kadar tekdüze
Katliamlar ne kötü be birader
Güneş neredeysek orada bulur bizi
Ya cünup ve yalancı veya miskin ve ülser.
Falımız neyse çıksın diye açarız indeksleri
Sayılar bizi bulur, o ayıp işaretler
Saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilgisi
Hadım tarih, kundakçı matematik, geri kafalı gramer
Evet bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza
Verem Olmak Üretimi Düşürür ibaresini çizer
Biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler
Kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle
Kimbilir kimden umarız emr-i bi'l-ma'ruf
Kimbilir kimden umarız nehy-i ani'l-münker
Bize yalnız oğulları asılmış bir kadının
Memeleri ve boynu itimat telkin eder.
-------------------------------------------------------------------------------------
MONA ROSA
Mona Rosa, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah... senin yüzünden kana batacak
Mona Rosa, siyah güller, ak güller.
Ulur ay'a karsı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Rosa, bugün bende bir hal var
Yağmur igri igri düser topraga
Ulur ay'a karsi kirli çakallar.
Açma pencereni perdeleri çek;
Mona Rosa seni görmemeliyim
Bir bakisin ölmem için yetecek
Anla Mona Rosa ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.
Zeytin agaçlari, sögüt gölgesi
Bende çikar günes aydsnligina
Bir nisan yüzügü, bir kapi sesi
Seni hatirlatir her zaman bana
Zeytin agaçlari, sögüt gölgesi.
Zambaklar en issiz yerlerde açar
Ve vardir her vahsi çiçekte gurur
Bir mumun ardinda bekleyen rüzgar,
Isiksiz ruhumu sallar da durur
Zambaklar en issiz yerlerde açar.
Ellerin ellerin ve parmaklarin
Bir nar çiçegini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadin
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmaklarin.
Zaman çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar gelsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göge bu kadar
Zaman çabuk geçiyor Mona.
Aksamlari gelir incir kuslari
Konarlar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kiminin sari
Ah... beni vursalar bir kus yerine
Aksamlari gelir incir kuslari.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni
Incir kuslarinin bakislarinda
Hayatla doldurur bu bos yelkeni
O masum bakislar... su kenarinda
Ki ben Mona Rosa bulurum seni.
Kirgin kirgin bakma yüzüme
Rosa Henüz dinlemedin benden türküler
Benim askim uymaz öyle her saza
En güzel sarkiyi bir kursun söyler
Kirgin kirgin bakma yüzüme Rosa.
Artik inan bana muhacir kizi
Dinle ve kabul et itirafimi
Bir soguk, bir garip, bir mavi sizi
Alev alev sardi her tarafimi
Artik inan bana muhacir kizi.
Yagmurdan sonra büyürmüs basak
Meyvalar sabirla olgunlasirmis
Birgün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsin ölüler niçin yasarmis
Yagmurdan sonra büyürmüs basak.
Altin bilezikler, o kokulu ten,
Cevap versin, bu kanli kus tüyüne
Bir tüy ki can verir gülümsesen
Bir tüy ki kapali geceye güne
Altin bilezikler, o kokulu ten.
Mona Rosa, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadi kirik kus merhamet ister
Ah... senin yüzünden kana batacak
Mona Rosa, siyah güller, ak güller.
SEZAI KARAKOÇ
-------------------------------------------------------------------------------------
Yasak
Yasak bana gözlerini anlamak
Ellerin
Bana yasak
Ah olaydım
Gözünde yaş
Fikrinde telaş
Düşünce suçun
Beraatin olaydım
Fakat yasak
Yasak bana gözlerini anlamak
Ellerin bana yasak
Ah olaydım
Yüzünde sürgün
Yatağında mülteci
Vatanın
Anayurdun olaydım
Fakat yasak
Yasak bana gözlerini anlamak
Ellerin, uyruğum
Bana yasak
Yilmaz Erdogan
-------------------------------------------------------------------------------------
YÜZLEŞME
Hiç kimseyi sevemem
Sevgi dürüst olmadıkça
Hiç kimseyi öpemem
Kimse içten öpmedikçe
Hiç kimseye gülemem
Kimse bana gülmedikçe
Hiç kimseye vuramam
Kimse bana vurmadıkça
Sebepsiz yere soylediğim
Tüm yalanlar aklımda
Hiç istemeden kırdığım
Tüm insanlar karşımda
Hiç kimseye bakamam
Gözler yalan söyledikçe
Hiç kimseyi aldatmam
Çılgın sözler duymadıkça
Hiç kimseye inanmam
Ruhum kabul etmedikçe
'Korkularım saklı şimdi
Kimse beni sormayınca
Tüm aşklarim solgun simdi
Gecmiş beni anmayınca'
M.Ş.Ş.
-------------------------------------------------------------------------------------
Anladım
anladım
sabahları açılır
esnaf çarşıları yeminle
"bedreddinim bir ağaca asılır"
anladım
en büyük yalan yemindir
edilir sabahları
gecesini hatırlamayan esnafların
tüm merasimleri gömdüm
ömrümün reklam amaçlı takvimlerine
anladım
kimse üzgün değildi
bayraklar yarıya indiğinde
bir tek el isteyen
yordam ve özür dileyen
anladım
herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm
evet yüzümdü
her görüşmeye taşıdığım
kandırılmaya gönüllü bir gönülle
az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim
göz gördüm başka açılara ayarlı
uzun bir yüz gördüm
meğer filmin sonu diye ayarsız
fin yazardı se end zamanında
bir zamanlar
fransızlar hep fransız kalacaklar
sabah sinemasında pazarları
aklımı alıp doğduğum evin
müze olma isteğine saklayacaklar
ama kavaklar büyüyecek
herkesten gizli boyatmak
bir kavağın becereceği iştir ancak
anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar
her pazartesi and içip
cumaları marşa basan
camiler dolusu yemin edip
taburlarca yalan söyleyen
bu toprakta bu ağaç
kuruyacaktır elbet
anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor
namusum ve şerefim ve
çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
tüfek filan değil
çimento icat edildi de
bozuldu mertliğin mimarisi
esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları
anladım
altı dükkan olsun istiyor evinin
ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
benim taş ustamın karısı
ve her yerde
şube açmak istiyor
iskender kebabını icat eden
büyük iskender’in çocukları
ki gölge filan etmez
yoğurtlu bir ziyafet çekerdi
diyojen’le karşılaşsaydı.
anladım
bursalı iskender’in
romalı arkadaşından daha çoktur
uygarlığa katkısı
oysa
bu satırlarla üstünü örten ben
kelimelerle sargı bezi ve
melhem yapan
ozanlığı en çok kendini üzen ben
anladım
sadece öğlenleri açarım yaramı
ve hiçbir yerde şubesi olmaz
bu kanamalı hastanın
anladım.
Yılmaz Erdoğan
Mavi ölüm
Seslenicem...
Senin kim olduğunu hiç bilmeden,
Senin kim olduğunu en çok bilerek,
İsyankar zambakların, çılgın nilüferlerin,
Dört nala açan kiraz çiçeklerinin,
Dudak kıvrımlarına yoldaş olucam.
Sarı bir hüzün, kızıl bir gurur ve
Siyah bir öfkeyle konuşucam sana...
Sana oklardan değil, yaydan bahsedicem,
Gülün dikenlerinden değil,
Gülleri ve dikenlerini doğurmaktan yorulmayan,
Topraktan söz açıcam.
Akan su gelmicek kelimelerime,
Suyu şefkatle kucaklayan sessiz taşların canını yakan
Damlaları dillendiricem.
Yine sana seslenicem, senin kim olduğunu hiç bilmeden,
Bilmek istemeden...
Alaattinin sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi ve
Ne dilersem dilememi isteseydi,
Hiçbirşeyi elde etmeyi dilemezdim.
Birşeyden vazgeçmeyi isterdim sadece,
Hayatta birşeyden vazgeçmem lutfedilseydi,
Bedeli herşeyim olsa bile
Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim.
Garip değilmi..
Sana seslenmekten vazgeçmek istemediğimi,
Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belkide,
Oysa sana seslenmek,
Bütün hesaplarımı gördüğüm bu dünyadaki
Tek geride kalmış hesap benim için.
Bu dünyadaki tek yük,
Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek.
Kürek mahkumu için kürek neyse,
Benim içinde sana seslenmek o.
Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu,
Öbür yandan, bileklerimden sızan kanların
Gönlümü işgale yeltendiği bir rotanın can suyu.
Oysa ben sana küreklerden değil,
Gemiden bahsetmek isterdim.
Atalarım bana, kadınlara gökyüzünü,
Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler.
Sen kürekleri, yağlı urganları,
Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun.
Sana ellerimle dokunarak,
Gözlerimle okşayarak göstermek isterdim,
Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri.
Ama senin vaktin yoktu, ben bunu hiç anlayamadım.
Kavmimin kadınları bana öğretmediler ki,
Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok,
Siyah apoletleri sevebileceğini.
Sana sesleniyorum...
Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarıma kadar toplanmış
Kan pıhtılarını seyrediyor.
Kürekleri bırakmıyorum,
Önce yücelttiğin, sonra terk ettiğin aşkın onuru için,
Kalemi bir an elimden düşürmüyorum.
Ankara kalesinin önünde sana sesleniyorum.
Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin,
Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm.
Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı,
Cehennemle konuşurdum,
Seni ona anlatabilirdim.
Oysa sen ne cenneti isticek kadar aşık oldun,
Ne de cehennemi isticek kadar ayrılık.
'Seviyorum seni ama..' dedin,
'Hoşçakal' diye ekledin.
'Şimdi gitmeye mecburum, belki yine gelirim..
Umarım gelirim...' son sözün oldu.
Cennetin ve cehennemin dillerini,
Savaş naralarını ve aşk şiirlerini,
Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım,
Senin sözlerinin anlamını öğretmediler.
Hiçbirşey söylemeden gittin...
Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim.
Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana,
Ve kalemime ilk defa yavan gözlerle baktım.
Yine, yeniden, sadece sana seslenicem,
Müebbet bir aşk dışında,
Bildiğim tüm duyguları terk edicem.
Sana seslenicem yine..
Seni sadece kuru bir sevgiyle değil,
Derin bir hüzünle, binlerce yıllık bir gururla,
Ve pervasız bir öfkeyle sevdiğimi duyumsuyor musun?
Mütevazi bir sevgiyle değil,
Küstah bir aşkla sevdim seni.
Ben Osmanlı gibi,
Kollarımın yetişemediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken,
Sen köprülerin ülkesi Venedikteki son sancağı,
Kışın üşümemek için şal yaptın kendine.
Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde,
Zaman geçtikçe eksilir demiştin oysa
Atalarımın öğrettiklerine ters düşsede,
Sana inanırım bilirsin,
Zamanla unutursun demiştin.
Niye daha derinleşiyor öyleyse?
Derinleşiyor özlemin,
Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen
Kanları coşturuyor, ayrılık sözlerin.
Öfkelerimin kararlılığını aşka katık ederek konuşucam.
Bedenim bu dünyayı terk edene kadar.
Öyle sanıyorumki hüzünle ve acıyla
Pek barışık olmadığın için benden uzun yaşayacaksın.
Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne,
Onların benden geldiğini birtek sen bileceksin.
Küstah bir aşkla sevicem seni,
Ben savaş ve ölümle haşır neşir olan kelimeler dışındakileri,
Unutmaya gayret edicem, ömrümün geri kalanında.
Sana seslenicem yine...
Ben seni Beyrut gibi sevdim ama, sana ne mağribi
Ne de manhattanı anlatamadım.
Bağdatı ve Şamı işgale yeltenmişken,
Venedikten gelen ihanet tarumar etti ordularımı.
Sarı bir keder, kızıl bir kibir ve
Siyah bir isyanla konuşucam sana...
Senin kim olduğunu hiç bilmeden,
Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olucam.
Senin kim olduğunu en çok bilerek,
Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terk edicem.
Müebbet bir aşk, sarı bir hüzün, kızıl bir gurur ve
Siyah bir öfkeyle konuşucam,
Bu dünyayı terk etme müjdesi gelene kadar.
Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke........
Hüznümün beni aşan taşkınlığını,
Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını,
Öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve
Azalmayacak kararlılığını anlayabilseydin...
Anlatabilirdim sana;
Seninle yaşanan bir aşktan sonra,
Ayrılığın, ölüm bile olsa, mavi bir ölüm olacağını.
Seslenicem...
Senin kim olduğunu hiç bilmeden,
Senin kim olduğunu en çok bilerek,
İsyankar zambakların, çılgın nilüferlerin,
Dört nala açan kiraz çiçeklerinin,
Dudak kıvrımlarına yoldaş olucam.
Sarı bir hüzün, kızıl bir gurur ve
Siyah bir öfkeyle konuşucam sana...
Sana oklardan değil, yaydan bahsedicem,
Gülün dikenlerinden değil,
Gülleri ve dikenlerini doğurmaktan yorulmayan,
Topraktan söz açıcam.
Akan su gelmicek kelimelerime,
Suyu şefkatle kucaklayan sessiz taşların canını yakan
Damlaları dillendiricem.
Yine sana seslenicem, senin kim olduğunu hiç bilmeden,
Bilmek istemeden...
Alaattinin sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi ve
Ne dilersem dilememi isteseydi,
Hiçbirşeyi elde etmeyi dilemezdim.
Birşeyden vazgeçmeyi isterdim sadece,
Hayatta birşeyden vazgeçmem lutfedilseydi,
Bedeli herşeyim olsa bile
Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim.
Garip değilmi..
Sana seslenmekten vazgeçmek istemediğimi,
Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belkide,
Oysa sana seslenmek,
Bütün hesaplarımı gördüğüm bu dünyadaki
Tek geride kalmış hesap benim için.
Bu dünyadaki tek yük,
Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek.
Kürek mahkumu için kürek neyse,
Benim içinde sana seslenmek o.
Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu,
Öbür yandan, bileklerimden sızan kanların
Gönlümü işgale yeltendiği bir rotanın can suyu.
Oysa ben sana küreklerden değil,
Gemiden bahsetmek isterdim.
Atalarım bana, kadınlara gökyüzünü,
Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler.
Sen kürekleri, yağlı urganları,
Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun.
Sana ellerimle dokunarak,
Gözlerimle okşayarak göstermek isterdim,
Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri.
Ama senin vaktin yoktu, ben bunu hiç anlayamadım.
Kavmimin kadınları bana öğretmediler ki,
Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok,
Siyah apoletleri sevebileceğini.
Sana sesleniyorum...
Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarıma kadar toplanmış
Kan pıhtılarını seyrediyor.
Kürekleri bırakmıyorum,
Önce yücelttiğin, sonra terk ettiğin aşkın onuru için,
Kalemi bir an elimden düşürmüyorum.
Ankara kalesinin önünde sana sesleniyorum.
Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin,
Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm.
Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı,
Cehennemle konuşurdum,
Seni ona anlatabilirdim.
Oysa sen ne cenneti isticek kadar aşık oldun,
Ne de cehennemi isticek kadar ayrılık.
'Seviyorum seni ama..' dedin,
'Hoşçakal' diye ekledin.
'Şimdi gitmeye mecburum, belki yine gelirim..
Umarım gelirim...' son sözün oldu.
Cennetin ve cehennemin dillerini,
Savaş naralarını ve aşk şiirlerini,
Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım,
Senin sözlerinin anlamını öğretmediler.
Hiçbirşey söylemeden gittin...
Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim.
Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana,
Ve kalemime ilk defa yavan gözlerle baktım.
Yine, yeniden, sadece sana seslenicem,
Müebbet bir aşk dışında,
Bildiğim tüm duyguları terk edicem.
Sana seslenicem yine..
Seni sadece kuru bir sevgiyle değil,
Derin bir hüzünle, binlerce yıllık bir gururla,
Ve pervasız bir öfkeyle sevdiğimi duyumsuyor musun?
Mütevazi bir sevgiyle değil,
Küstah bir aşkla sevdim seni.
Ben Osmanlı gibi,
Kollarımın yetişemediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken,
Sen köprülerin ülkesi Venedikteki son sancağı,
Kışın üşümemek için şal yaptın kendine.
Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde,
Zaman geçtikçe eksilir demiştin oysa
Atalarımın öğrettiklerine ters düşsede,
Sana inanırım bilirsin,
Zamanla unutursun demiştin.
Niye daha derinleşiyor öyleyse?
Derinleşiyor özlemin,
Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen
Kanları coşturuyor, ayrılık sözlerin.
Öfkelerimin kararlılığını aşka katık ederek konuşucam.
Bedenim bu dünyayı terk edene kadar.
Öyle sanıyorumki hüzünle ve acıyla
Pek barışık olmadığın için benden uzun yaşayacaksın.
Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne,
Onların benden geldiğini birtek sen bileceksin.
Küstah bir aşkla sevicem seni,
Ben savaş ve ölümle haşır neşir olan kelimeler dışındakileri,
Unutmaya gayret edicem, ömrümün geri kalanında.
Sana seslenicem yine...
Ben seni Beyrut gibi sevdim ama, sana ne mağribi
Ne de manhattanı anlatamadım.
Bağdatı ve Şamı işgale yeltenmişken,
Venedikten gelen ihanet tarumar etti ordularımı.
Sarı bir keder, kızıl bir kibir ve
Siyah bir isyanla konuşucam sana...
Senin kim olduğunu hiç bilmeden,
Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olucam.
Senin kim olduğunu en çok bilerek,
Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terk edicem.
Müebbet bir aşk, sarı bir hüzün, kızıl bir gurur ve
Siyah bir öfkeyle konuşucam,
Bu dünyayı terk etme müjdesi gelene kadar.
Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke........
Hüznümün beni aşan taşkınlığını,
Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını,
Öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve
Azalmayacak kararlılığını anlayabilseydin...
Anlatabilirdim sana;
Seninle yaşanan bir aşktan sonra,
Ayrılığın, ölüm bile olsa, mavi bir ölüm olacağını.
KEŞKE TANIMASAYDIM SENİ
Keşke ; tanımasaydım seni .
Omuzlarıma , bu kadar yük binmezdi o zaman ,
Gözlerim , ağlamayı bilmezdi ;
O kadar sık kalbim çarpmazdı böyle delicesine !!!
Benim de ellerim sımsıcak olurdu mutlaka ;
Geceleri asla uykusuzluk çekmezdim sabaha kadar ...
Rüyalarım ; hatta , tatlı hayallerim olurdu !
Duygusuzca düşünmezdim yokluğunda günlerimi , saatlerimi ...
Hem hiç üşümezdim !
Böylesine ölü soğukluğunda , hırsla takip etmezdi beni böyle kötü kaderim .
Kan çanağına dönmezdi gözlerimin taa içi ...
Kayan yıldızlarda , bende farklı dilekler tutardım ...
Duyardım , anlardım yanımda konuşulanları .
Hasretin bu kadar artmazdı o zaman ,
Ben de gülerdim zaman zaman ,
Deniz ve Mehtap benim için de önemli olurdu ...
Hele , hele kara saplı bıçak dostum olmazdı sırtımda...
Güneşsiz dünyamda kavrulmazdı ciğerlerim !
Beynim ise böylesine hırçın uğuldamazdı sürekli ,
Kar yüreğimde damla damla vurmazdı gözyaşlarım ...
Ruhum daraltmazdı benliğimi , sıkıştırmazdı ;
En tiz sesiyle çığlıklar atmazdı göğsüm ...
Simsiyah yankılar oluşturmazdı ufkumda ...
Saçıma , sakalıma bende bakardım ; delicesine ...
Bütün gücümle sigaramı çekmezdim her an !!!
Keşke tanımasaydım seni , keşke ....
Karasaplı bıçak dostum olmazdı ,
Kar yüreğimde ; damla damla vurmazdı gözyaşlarımı ...
Dedim ya ulan ,
Keşke , keşke tanımasaydım seni ...
Keşke ...
Keşke Tanımasaydım ....
Keşke ; tanımasaydım seni .
Omuzlarıma , bu kadar yük binmezdi o zaman ,
Gözlerim , ağlamayı bilmezdi ;
O kadar sık kalbim çarpmazdı böyle delicesine !!!
Benim de ellerim sımsıcak olurdu mutlaka ;
Geceleri asla uykusuzluk çekmezdim sabaha kadar ...
Rüyalarım ; hatta , tatlı hayallerim olurdu !
Duygusuzca düşünmezdim yokluğunda günlerimi , saatlerimi ...
Hem hiç üşümezdim !
Böylesine ölü soğukluğunda , hırsla takip etmezdi beni böyle kötü kaderim .
Kan çanağına dönmezdi gözlerimin taa içi ...
Kayan yıldızlarda , bende farklı dilekler tutardım ...
Duyardım , anlardım yanımda konuşulanları .
Hasretin bu kadar artmazdı o zaman ,
Ben de gülerdim zaman zaman ,
Deniz ve Mehtap benim için de önemli olurdu ...
Hele , hele kara saplı bıçak dostum olmazdı sırtımda...
Güneşsiz dünyamda kavrulmazdı ciğerlerim !
Beynim ise böylesine hırçın uğuldamazdı sürekli ,
Kar yüreğimde damla damla vurmazdı gözyaşlarım ...
Ruhum daraltmazdı benliğimi , sıkıştırmazdı ;
En tiz sesiyle çığlıklar atmazdı göğsüm ...
Simsiyah yankılar oluşturmazdı ufkumda ...
Saçıma , sakalıma bende bakardım ; delicesine ...
Bütün gücümle sigaramı çekmezdim her an !!!
Keşke tanımasaydım seni , keşke ....
Karasaplı bıçak dostum olmazdı ,
Kar yüreğimde ; damla damla vurmazdı gözyaşlarımı ...
Dedim ya ulan ,
Keşke , keşke tanımasaydım seni ...
Keşke ...
Keşke Tanımasaydım ....
Akşam Erken İner Mahpushaneye
Akşam erken iner mahpushaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpushaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe...
Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı...
"Kürdün Gelini"ni söyler maltada biri,
Bense volta'dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu...
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmaların...
Hırsla çakarım kibriti,
İlk nefeste yarılanır cigaram,
Bir duman alırım, dolu,
Bir duman, kendimi öldüresiye,
Biliyorum, "sen de mi?" diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
Ve dışarda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya...
-------------------------------------------------------------------------------------
Kuş Hatıraları
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.
Yerli malı kullanan
yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili
kuruincir üzüm fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuruüzüm inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...
Özlerdik .
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nurettin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini
duvarlarımızın sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okulönü kozhelvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...
Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalamızın elinden
yazlık sinemaya gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozlar içer
güler eğlenir bağırır cağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Sıkı çocuklardık.
Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gözkırpan ve isimler takılan yıldızları vardı.
Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.
Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı.
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan harmanı
belki bunun için çok sevdim.
Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlamdı.
Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önlerinde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.
Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksim'den Fatih'e troleybus kalkar
Şişhane'de mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.
Muammer Karaca adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.
Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız
vardı.
Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
bir araya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotağrafımız vardı.
Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük.
Sonra Ayvansaray'ın suları çekildiğini yazdı
gazeteler
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko'nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense
Ama yok ama yoklar.
Ne harma sigarası kaldı geriye
ne olimpos gazozu
ne Sadri alışık.
Kalan bir tortuydu belki.
Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum
Ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?
İbrahim Sadri
------------------------------------------------------------------------------------
İlk ve Son
1
Bir aşkın son cümlesini alıp,
Şiirimin ilk cümlesi yapıyorum;
'Buraya kadarmış,üzgünüm...'
Ve şiirimin son cümlesi oluyor,
Bir aşkın ilk cümlesi;
'Seninle yaşlanmak istiyorum.'
2
Bir aşkın ilk yalanından,
Üçüncü satır yapıyorum;
'İlk aşkımsın.'
Ve yine son cümle,
Aşkın son yalanı;
'Son sevdiğim olacaksın.'
------------------------------------------------------------------------------------
Ehram
Ey aşılmaz dağların ardında,
Ulaşılmaz beldelerden uzak,
Hasretin dallarını tutan şak,
Mavi, sonsuz bir takın altında!
Ey gülüşü sabahlardan güzel,
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilahi geriniş,
Rüyalarıma hükmeden güzel!
Nerde inilen dalından yere
Portakalların düştüğü çardak,
Kadehe duyarak değen dudak,
Sevgiyle bakan göz, gecelere;
Yanmış ruhu titreyen ilahi,
Yapraklarda billurlaşan seher;
Nerde çam kokan tahta testiler,
Geyik sesiyle çınlıyan vadi?
Yaldız dallarda çiçek yerine
Yıldız açmaz mı artık ağaçlar,
Yanmaz mı bin rüya ile saçlar
Kapanıp günün eteklerine?
Ey gülüşü sabahlardan güzel
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilahi geriniş
Rüyalarıma hükmeden güzel!
Hakikate olmaz mı acap ram
Yıllardır beslediğim düşünce?
Çıkılmaz dağlardan da mı yüce
Hasretlerin tırmandığı ehram?
Orhan Veli Kanık
Akşam erken iner mahpushaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpushaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe...
Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı...
"Kürdün Gelini"ni söyler maltada biri,
Bense volta'dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu...
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmaların...
Hırsla çakarım kibriti,
İlk nefeste yarılanır cigaram,
Bir duman alırım, dolu,
Bir duman, kendimi öldüresiye,
Biliyorum, "sen de mi?" diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
Ve dışarda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya...
-------------------------------------------------------------------------------------
Kuş Hatıraları
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.
Yerli malı kullanan
yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili
kuruincir üzüm fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuruüzüm inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...
Özlerdik .
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nurettin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini
duvarlarımızın sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okulönü kozhelvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...
Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalamızın elinden
yazlık sinemaya gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozlar içer
güler eğlenir bağırır cağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Sıkı çocuklardık.
Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gözkırpan ve isimler takılan yıldızları vardı.
Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.
Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı.
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan harmanı
belki bunun için çok sevdim.
Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlamdı.
Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önlerinde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.
Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksim'den Fatih'e troleybus kalkar
Şişhane'de mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.
Muammer Karaca adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.
Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız
vardı.
Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
bir araya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotağrafımız vardı.
Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük.
Sonra Ayvansaray'ın suları çekildiğini yazdı
gazeteler
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko'nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense
Ama yok ama yoklar.
Ne harma sigarası kaldı geriye
ne olimpos gazozu
ne Sadri alışık.
Kalan bir tortuydu belki.
Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum
Ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?
İbrahim Sadri
------------------------------------------------------------------------------------
İlk ve Son
1
Bir aşkın son cümlesini alıp,
Şiirimin ilk cümlesi yapıyorum;
'Buraya kadarmış,üzgünüm...'
Ve şiirimin son cümlesi oluyor,
Bir aşkın ilk cümlesi;
'Seninle yaşlanmak istiyorum.'
2
Bir aşkın ilk yalanından,
Üçüncü satır yapıyorum;
'İlk aşkımsın.'
Ve yine son cümle,
Aşkın son yalanı;
'Son sevdiğim olacaksın.'
------------------------------------------------------------------------------------
Ehram
Ey aşılmaz dağların ardında,
Ulaşılmaz beldelerden uzak,
Hasretin dallarını tutan şak,
Mavi, sonsuz bir takın altında!
Ey gülüşü sabahlardan güzel,
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilahi geriniş,
Rüyalarıma hükmeden güzel!
Nerde inilen dalından yere
Portakalların düştüğü çardak,
Kadehe duyarak değen dudak,
Sevgiyle bakan göz, gecelere;
Yanmış ruhu titreyen ilahi,
Yapraklarda billurlaşan seher;
Nerde çam kokan tahta testiler,
Geyik sesiyle çınlıyan vadi?
Yaldız dallarda çiçek yerine
Yıldız açmaz mı artık ağaçlar,
Yanmaz mı bin rüya ile saçlar
Kapanıp günün eteklerine?
Ey gülüşü sabahlardan güzel
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilahi geriniş
Rüyalarıma hükmeden güzel!
Hakikate olmaz mı acap ram
Yıllardır beslediğim düşünce?
Çıkılmaz dağlardan da mı yüce
Hasretlerin tırmandığı ehram?
Orhan Veli Kanık
-
ensar
Gecenin Gönüllü Bekçisi
Gecenin Gönüllü Bekçisi
Bu gece de alışkanlığıma bir son veremedim
Mışıl mışıl uyuyan gecenin gönüllü bekçisi yine bendim
Yıldızları ben saydım teker teker
Ve yerlerine ben koydum ellerimle birer birer
İçlerinden bir tanesi eksikti yine
Değişen bir şey yoktu, eksik olan yine aynı yıldızdı
Senin kuyruklu yalanlarınla birlikte
Kayıp giden o kuyruklu mavi yıldızımdı benim
Ay dede yitirmişti yüzünün bir yarısını
Çok mahsun ve hüzünlüydü, ağlamaklıydı
Ayna tuttum yüzüne, gösterdim öteki yarısını
Yine ben güldürdüm ay dedeyi, mehtabı ben mutlu ettim
Apartmanların ışıklarını birer birer söndürdüm
Kapılarını, pencerelerini teker teker kontrol ettim
Ayşe nine yine dış kapıyı aralık bırakmıştı
Dışarda kalmasın, üşümesin sokak kedileri diye
Sütlerini içirip uyutan bendim oysa kedilerin
Ayşe nine nereden bilsin onların sahipsiz olmadıklarını
Onların sahibi benim, onlar benim biricik gözbebeklerim
Mahallenin köpeklerini topladım avluya, onlara emir verdim
Koklamayın bu gece, havanın sessizliğini, dedim
Bu gece sessiz olun, yürüyecek kervan mervan kalmadı
Ne han kaldı mahallede zaten, ne de hancı
Herkes tanıdık bu çivisi çıkık dünyaya, bir ben yabancı
Bir benim bu dünyada fazlalık, bir benim yetim
Tuttum saatin akrebini ve yelkovanını tam gece yarısı
Kan revan içinde asıldım, ama durduramadım zamanı
Ölümsüzleştiremedim o sessiz anı
Dünya bir tek geceleri güzel, hayatı ancak geceleyin çekebilirim
Zaten o yüzden ben gecenin gönüllü bekçisiyim
Tenbih ettim mahallenin bütün kuşlarına; seher vaktini unutmayın
Bu sabah Mevla’yı bir başka zikredin, beni de unutmayın
İlk önce fırıncı Mahmut ustayı uyandırın, mahalleyi ekmeksiz bırakmayın
Uyurda kalırsam şu cevizin altında, beni sakın uyandırmaya çalışmayın
Bilirsiniz ki ben gözlerim açık uyurum, eğer yummuşsam gözlerimi
İçmişim demektir ecel şarabını, sarhoşumdur, dokunmayın
Dedim ya, gecenin gönüllü bekçisi yine benim, korkmayın
Oysa bugün felekten bir gece çalıp kendime izin verecektim
İçecektim içecektim senden kalan yarım şişe yıllanmış anıları
Geçecektim kendimden de, senden de, geceden de
Giyecektim bembeyaz dikişsiz elbisemi üzerime
Ve itecektim kendimi mehtabın sisli denizine, itecektim
Hoşbulduk ecelim, işte ben geldim, diyecektim
Ensar Aktaş
Rotterdam, 28.08.2002
Bu gece de alışkanlığıma bir son veremedim
Mışıl mışıl uyuyan gecenin gönüllü bekçisi yine bendim
Yıldızları ben saydım teker teker
Ve yerlerine ben koydum ellerimle birer birer
İçlerinden bir tanesi eksikti yine
Değişen bir şey yoktu, eksik olan yine aynı yıldızdı
Senin kuyruklu yalanlarınla birlikte
Kayıp giden o kuyruklu mavi yıldızımdı benim
Ay dede yitirmişti yüzünün bir yarısını
Çok mahsun ve hüzünlüydü, ağlamaklıydı
Ayna tuttum yüzüne, gösterdim öteki yarısını
Yine ben güldürdüm ay dedeyi, mehtabı ben mutlu ettim
Apartmanların ışıklarını birer birer söndürdüm
Kapılarını, pencerelerini teker teker kontrol ettim
Ayşe nine yine dış kapıyı aralık bırakmıştı
Dışarda kalmasın, üşümesin sokak kedileri diye
Sütlerini içirip uyutan bendim oysa kedilerin
Ayşe nine nereden bilsin onların sahipsiz olmadıklarını
Onların sahibi benim, onlar benim biricik gözbebeklerim
Mahallenin köpeklerini topladım avluya, onlara emir verdim
Koklamayın bu gece, havanın sessizliğini, dedim
Bu gece sessiz olun, yürüyecek kervan mervan kalmadı
Ne han kaldı mahallede zaten, ne de hancı
Herkes tanıdık bu çivisi çıkık dünyaya, bir ben yabancı
Bir benim bu dünyada fazlalık, bir benim yetim
Tuttum saatin akrebini ve yelkovanını tam gece yarısı
Kan revan içinde asıldım, ama durduramadım zamanı
Ölümsüzleştiremedim o sessiz anı
Dünya bir tek geceleri güzel, hayatı ancak geceleyin çekebilirim
Zaten o yüzden ben gecenin gönüllü bekçisiyim
Tenbih ettim mahallenin bütün kuşlarına; seher vaktini unutmayın
Bu sabah Mevla’yı bir başka zikredin, beni de unutmayın
İlk önce fırıncı Mahmut ustayı uyandırın, mahalleyi ekmeksiz bırakmayın
Uyurda kalırsam şu cevizin altında, beni sakın uyandırmaya çalışmayın
Bilirsiniz ki ben gözlerim açık uyurum, eğer yummuşsam gözlerimi
İçmişim demektir ecel şarabını, sarhoşumdur, dokunmayın
Dedim ya, gecenin gönüllü bekçisi yine benim, korkmayın
Oysa bugün felekten bir gece çalıp kendime izin verecektim
İçecektim içecektim senden kalan yarım şişe yıllanmış anıları
Geçecektim kendimden de, senden de, geceden de
Giyecektim bembeyaz dikişsiz elbisemi üzerime
Ve itecektim kendimi mehtabın sisli denizine, itecektim
Hoşbulduk ecelim, işte ben geldim, diyecektim
Ensar Aktaş
Rotterdam, 28.08.2002
