Ben.. Kısaca Ben..
Gönderilme zamanı: 17.02.2006 - 3:14
Hayretle, “Sen nasıl birisin böyle?” diyen insanlar oldu hayatımda; “Bu kadar dürüst olmak zorunda mısın?” diye azarladıkları oldu bazılarının, “Senin gibi birini hiç tanımadım” diyenler de vardı kimi olumlu, kimi olumsuz bir ifadeyle; “Nevi şahsına münhasır” yakıştırması yapanlar da...
En iyi ailem tahmin edebildi olaylar karşısında nasıl bir tavır takınacağımı; kim olduğumu bildiğini ya da beni çözdüğünü iddia edenlerin, “Böyle tepki vereceğini hiç düşünmemiştim” dediklerini duyduğum oldu... Kimi zaman; samimi mi, yoksa saygısız mı olduğumu tartıştılar aralarında... Aynı gün içinde, hem aksi ve kaba, hem düşünceli ve nazik sıfatlarıyla anıldım zaman zaman... Hiddetimden korktuklarını itiraf edenler de çıktı, senden zarar gelmez diyenler de... Olduğum gibi göründüğümü söyleyenler de vardı ama, bıraktığım ilk izlenim kötüydü genelde, sonradan, içlerinden bazıları göründüğümden daha iyi olduğuma inandı...
Ne zaman yanık bir türkü söylesem, gözlerim nemlense ister istemez; ne zaman, bir kaç dizeyle yelken açsam uzaklara, gözlerimde engin denizlerin derinliği olsa; merakla sorgulandım sessiz köşelerde, “Biri mi var?” diye... Anlayan çıkmadı, sözcüklere, ezgilere sevdamı; illa bir insana aşık olunmalıydı!..
Yağmurda şemsiyesiz, üstelik yavaş adımlarla yürümem tedbirsizlikti, kışın kardan adam yapmam çocukluk, pırıl pırıl gecelerde, saatlerce yıldızları seyretmem, çılgınlık!.. Vazgeçemedim kar topu, yakar top oynamaktan... Bedenim buraya kadar diyene kadar, ruhumu özgür bırakmayı seçtim; koşup, zıplamakta... Sanırım, hiç büyümemekle itham edildiğim günlerde karar verdim çocuk kalmaya... Onlar, gerçekçi olduklarını iddia ettiler, ben, can sıkıcı buldum yetişkinliği...
Oldum olası ne süslü cümleler kurmaktan anladım, ne süslenmekten... Pırıl, pırıl, pahalı ve ciddi elbiseler, emanet gibi durdu ruhumun üstünde... Lüks yerlerde tatil yapmak, eğlenmek, son model arabalara binmekle; insan gibi yaşamayı bağdaştıramadım bir türlü... Ortama uymam gerektiği söylendiğinde, uyamadığım ortamlara girmemeyi tercih ettim!.. Bazılarının gözünde, ha bir kalas, ha bendim!..
Benimle aynı zaman dilimini paylaşan pek çok insana teşekkür ettim, hayatımı zenginleştirdikleri için, ama, çok az insana “seni seviyorum” dedim... Hep, baskı yapmak gibi geldi bana bu iki kelimeyi kullanmak; bak ben seni seviyorum, sen de söyle der gibi (Bir kişi hariç!)... Ortada ne fol, ne yumurta yokken dile getirmek, daha anlamlı geldi... Gözlerden, davranışlardan belli olan sevgi için, kanıt istemedim sözcüklerden; çünkü, içlerinde en çok sevgiyi anlatanlar kifayetsizdi... Daha çok acıya yakıştırılsa da bu durum, ben, acının en yalın ifadesini sessiz göz yaşlarında buldum... Belki de bu yüzden, kuşkuya düşenler oldu hissedip hissetmediğimden...
Hoşgörüsüz olmakla da suçlandım sık sık; ama ne yapayım ki, güvene ihanetle baş edemedim kolay kolay; uzlaşmasız biri oldum pek çok kişinin gözünde... Hep, burnumun dikine gittiğim söylendi; benim de tıpkı başkaları gibi, ilkelerim, doğrularım olduğu düşünülmedi kendime ait... Herkesle, her yerde, açık konuşmam sakıncalı bulundu; her şeyin ulu orta söylenmediği yerler varmış, ilk başta kimse, bunun, benim doğal halim olduğunu anlayamazmış. Ara sıra maske takmalıymışım, idare etmeliymişim insanları...
Velhasıl, hesaptan da anlamadım, olmadı!!!
Hiç saklanmadığımı düşünürken, zamanla kuşku duymaya başladım kendimden... Hala, kendimi anlamak için çalışırken, kimilerine bir bilmece gibi geldiğim pek aklıma gelmemişti... İnsan olmanın, zor olduğunu düşünmüştüm hep; kendine ait ilkeler, evrensel değerler edinmenin, sevgi ve gerçeğin peşinde koşmanın, aklının ve kalbinin konuşacağı ortak dili bulmanın, yaşam boyu sürecek gizemli bir serüven olduğuna inanmıştım...
Oysa yaşamak beni heyecanlandırmıyor nicedir... Sınırlarım zorlanıyor, inançlarım çiğneniyor ve değişmem bekleniyor... Düşünmemi istemiyorlar; çünkü o zaman yanıtları tehlikeli sorular yöneltiyorum ve onlar yanıtları bilmedikleri gibi, bulmamı da engellemeye çalışıyorlar...
Ben, türküleri seviyorum; özlemin, isyanın ve sevginin, tezenenin ucundan yüreğime aktığı türküleri; şiirleri seviyorum; her mısrasında hayatımı, umudumu ve düşlerimi zenginleştiren şiirleri... İnsanları seviyorum; ne giydikleri, neye inandıkları, hangi dilde konuştukları ilgilendirmiyor beni... Hikayelerini dinlemeyi seviyorum; korkmuyorum dillenen acıların bende açacakları yaradan... Oysa, sevdiğim şeylerin ve düşüncelerimin değersiz olduğu, modasının geçtiği ve devre ayak uydurmam gerektiği söyleniyor çoğu zaman... İnsanlara duymak istediklerini söylemek, paranın ve mevkiinin peşinden koşmak, pop müzik dinleyip, magazin haberleri izlemek, “ülke zaten battı, bari sen kendini kurtar” şiarını kendine bayrak yapıp, bir insanın kayıtsız kalmaması gereken haksızlıklara kafanı çevirmen gerekiyor bu devirde... Sevgiden dem vurup nefreti körükleyenler, yalanları asil kelimelerle süsleyenler, el etek öpmekten belleri büküldüğünden yıldızlara bakamayanlar el üstünde tutuluyor memleketimde...
Bense beceremiyorum böyle yaşamayı... “Aklından zoru var” muamelesi görüyorum; olamıyorum istedikleri gibi... Tehdit ediliyorum; yalnızlıkla, sevgisizlikle, işsizlikle, yine de diyemiyorum “canınız cehenneme!”...
Özgür olamıyorum, bunca gereksinimle... Zincirler bağlanmamı, tehditler boyun eğmemi, yüreğim nefret etmemi ve ülkem terk etmemi güçleştiriyor... Kalakalıyorum bir mengenenin içinde bir başıma ve sandığım gibi yalnız mıyım, bilmiyorum!.. Ayrıntılara fazla kafa yorduğumdan, düşündükçe daha karamsar olduğumdan eleştiriliyorum... Mutluluk olsun diyorlar yazılarında, neşelenelim okurken... Nasıl neşelendireyim sizleri? Anlık mutluluklardan mı bahsedeyim, mesela geçenlerde seyrettiğim filmi mi anlatayım ya da geçen akşam gelen arkadaşımla, bütün gece odamda oturup eski günlerden bahsettiğimizi mi?... 4 yaşındaki küçük dostumun yaptığı yaramazlık ve şarlatanlıklara ne dersiniz?... Galiba sadece bir çocukla beraberken, ne keder, ne hüzün uğramıyor semtime... Ben de bir zamanlar çocuktum ve onun yaptığı gibi neşe saçıyordum etrafa, ne değişti sonradan?..
Bir günümüz bir günümüze uymaz her zaman... Sabahları hep mutlu uyanabilir mi insan, sırf bir gece daha bitti diye ya da yeni bir günü daha hayatta karşıladım, ne mutlu diyebilir mi?.. Sizin hiç titremez mi yüreğiniz, Mahsuni Şerif, “Dura dura bir sel oldum erenler / Bilmem çağlasam mı, çağlamasam mı” derken... Hiç dilemez misiniz dağlardan süzülüp gelen soğuk bir suda arınmak bedeninizden?.. Hiç ağlamaz mısınız gülerken?.. Nedense, üzüntüden ziyade sevinç doldurur gözlerimi benim... Keder kasıp kavururken yüreğimi, gülümseyebilirim... Çocuklar hep gülsün isterim, yaşlılar anlatacaklarını dinleyecek birilerini bulsun yanlarında... Dostlarımla ağlayabilmek ve en olmadık yerde güldürebilmek onları... Eski günlerden bahsedebilmek, eskimeyen arkadaşlarımla...
Temiz sularda kulaç atabilmeli, kimseyi umursamadan çimenlere uzanabilmeliyim... Çıplak ayaklarla yürüyebilmeliyim yağmurda... Sınırsız, karşılıksız ve hesapsız sevebilmeliyim... Ay ışığında türkülerim olmalı söyleyecek, bir bardak sıcak çayla, mısralar taşmalı yüreğimden... Kederli ya da hüzünlü görürsem sevdiklerimi, silahlarım olmalı umut ve sevgi aşılayacak, gücüm olmalı titreyen ellerini avuçlarımda ısıtacak... Herkesi saracak kadar uzun olmalı kollarım, kapım ardına kadar açık, sığınacaklara...
Babalar, başı önde gezmemeli, analar uykusuz geceler geçirmemeli, anlamsız olmamalı ölümler; çocuklar aç kalmamalı, gençler işsiz ve yarınsız...
Gönülden uzanmalı elim bir dosta... Yüreğim kurmalı cümlelerimi... İsyanım da, sevgim de, mert olmalı!.. Söylediklerimle, yaptıklarım arasında, inançlarımla, yaşayışım arasında olmamalı uçurumlar...
Ben severim geçmişi... Avlusundan içeri girdiğim eski bir evde daha önce kimlerin yaşadığını merak ederim, sahaflardan aldığım kitapları benden önce kimlerin okuduğunu... Siyah beyaz filmler biriktiririm bir köşede, eski kasetler, korkarım unutmaktan!..
Bana dokunmayan yılan, başkalarına da geçirmemeli dişlerini... Prim vermemeliyim düzeysizliğe... El etek öpmeden yaşayabilmeliyim, değer vermeliyim insana ve emeğe... Kimse ambulans beklerken ölmemeli yollarda, yollarda ya da gökdelenlerde yanında götürecek birilerini aramamalı ölüme, her hafta sevgili değiştiren, sevgiyi yozlaştıran; ışıltılı, parıltılı ve içi boş hayatlar yaşayan insanları örnek almamalı çocuklarım... Gelecek nefretle anmamalı adımı... Musallada, adet olduğu üzere söylenirken duymamalıyım “İyi bilirdik” sözlerini...
Azla yetinemiyorum belki, çok şey istiyorum hayattan!.. Ama, yeterli değil işte; sadece benim, sıcakta ve güvende olmam uzun kış gecelerinde... Ağlayacak bir omuz bulmam, ateş yüreğime düştüğünde... Yeterli değil, sadece benim gülmem, eğlenmem!.. Olmuyorsa, insan gibi yaşamak nasip değilse herkese, kapımı çalan hüzünse gördüklerim ve yaşadıklarım sayesinde, “hoş geldin” demek düşüyor bana, açık yüreklilikle!
En iyi ailem tahmin edebildi olaylar karşısında nasıl bir tavır takınacağımı; kim olduğumu bildiğini ya da beni çözdüğünü iddia edenlerin, “Böyle tepki vereceğini hiç düşünmemiştim” dediklerini duyduğum oldu... Kimi zaman; samimi mi, yoksa saygısız mı olduğumu tartıştılar aralarında... Aynı gün içinde, hem aksi ve kaba, hem düşünceli ve nazik sıfatlarıyla anıldım zaman zaman... Hiddetimden korktuklarını itiraf edenler de çıktı, senden zarar gelmez diyenler de... Olduğum gibi göründüğümü söyleyenler de vardı ama, bıraktığım ilk izlenim kötüydü genelde, sonradan, içlerinden bazıları göründüğümden daha iyi olduğuma inandı...
Ne zaman yanık bir türkü söylesem, gözlerim nemlense ister istemez; ne zaman, bir kaç dizeyle yelken açsam uzaklara, gözlerimde engin denizlerin derinliği olsa; merakla sorgulandım sessiz köşelerde, “Biri mi var?” diye... Anlayan çıkmadı, sözcüklere, ezgilere sevdamı; illa bir insana aşık olunmalıydı!..
Yağmurda şemsiyesiz, üstelik yavaş adımlarla yürümem tedbirsizlikti, kışın kardan adam yapmam çocukluk, pırıl pırıl gecelerde, saatlerce yıldızları seyretmem, çılgınlık!.. Vazgeçemedim kar topu, yakar top oynamaktan... Bedenim buraya kadar diyene kadar, ruhumu özgür bırakmayı seçtim; koşup, zıplamakta... Sanırım, hiç büyümemekle itham edildiğim günlerde karar verdim çocuk kalmaya... Onlar, gerçekçi olduklarını iddia ettiler, ben, can sıkıcı buldum yetişkinliği...
Oldum olası ne süslü cümleler kurmaktan anladım, ne süslenmekten... Pırıl, pırıl, pahalı ve ciddi elbiseler, emanet gibi durdu ruhumun üstünde... Lüks yerlerde tatil yapmak, eğlenmek, son model arabalara binmekle; insan gibi yaşamayı bağdaştıramadım bir türlü... Ortama uymam gerektiği söylendiğinde, uyamadığım ortamlara girmemeyi tercih ettim!.. Bazılarının gözünde, ha bir kalas, ha bendim!..
Benimle aynı zaman dilimini paylaşan pek çok insana teşekkür ettim, hayatımı zenginleştirdikleri için, ama, çok az insana “seni seviyorum” dedim... Hep, baskı yapmak gibi geldi bana bu iki kelimeyi kullanmak; bak ben seni seviyorum, sen de söyle der gibi (Bir kişi hariç!)... Ortada ne fol, ne yumurta yokken dile getirmek, daha anlamlı geldi... Gözlerden, davranışlardan belli olan sevgi için, kanıt istemedim sözcüklerden; çünkü, içlerinde en çok sevgiyi anlatanlar kifayetsizdi... Daha çok acıya yakıştırılsa da bu durum, ben, acının en yalın ifadesini sessiz göz yaşlarında buldum... Belki de bu yüzden, kuşkuya düşenler oldu hissedip hissetmediğimden...
Hoşgörüsüz olmakla da suçlandım sık sık; ama ne yapayım ki, güvene ihanetle baş edemedim kolay kolay; uzlaşmasız biri oldum pek çok kişinin gözünde... Hep, burnumun dikine gittiğim söylendi; benim de tıpkı başkaları gibi, ilkelerim, doğrularım olduğu düşünülmedi kendime ait... Herkesle, her yerde, açık konuşmam sakıncalı bulundu; her şeyin ulu orta söylenmediği yerler varmış, ilk başta kimse, bunun, benim doğal halim olduğunu anlayamazmış. Ara sıra maske takmalıymışım, idare etmeliymişim insanları...
Velhasıl, hesaptan da anlamadım, olmadı!!!
Hiç saklanmadığımı düşünürken, zamanla kuşku duymaya başladım kendimden... Hala, kendimi anlamak için çalışırken, kimilerine bir bilmece gibi geldiğim pek aklıma gelmemişti... İnsan olmanın, zor olduğunu düşünmüştüm hep; kendine ait ilkeler, evrensel değerler edinmenin, sevgi ve gerçeğin peşinde koşmanın, aklının ve kalbinin konuşacağı ortak dili bulmanın, yaşam boyu sürecek gizemli bir serüven olduğuna inanmıştım...
Oysa yaşamak beni heyecanlandırmıyor nicedir... Sınırlarım zorlanıyor, inançlarım çiğneniyor ve değişmem bekleniyor... Düşünmemi istemiyorlar; çünkü o zaman yanıtları tehlikeli sorular yöneltiyorum ve onlar yanıtları bilmedikleri gibi, bulmamı da engellemeye çalışıyorlar...
Ben, türküleri seviyorum; özlemin, isyanın ve sevginin, tezenenin ucundan yüreğime aktığı türküleri; şiirleri seviyorum; her mısrasında hayatımı, umudumu ve düşlerimi zenginleştiren şiirleri... İnsanları seviyorum; ne giydikleri, neye inandıkları, hangi dilde konuştukları ilgilendirmiyor beni... Hikayelerini dinlemeyi seviyorum; korkmuyorum dillenen acıların bende açacakları yaradan... Oysa, sevdiğim şeylerin ve düşüncelerimin değersiz olduğu, modasının geçtiği ve devre ayak uydurmam gerektiği söyleniyor çoğu zaman... İnsanlara duymak istediklerini söylemek, paranın ve mevkiinin peşinden koşmak, pop müzik dinleyip, magazin haberleri izlemek, “ülke zaten battı, bari sen kendini kurtar” şiarını kendine bayrak yapıp, bir insanın kayıtsız kalmaması gereken haksızlıklara kafanı çevirmen gerekiyor bu devirde... Sevgiden dem vurup nefreti körükleyenler, yalanları asil kelimelerle süsleyenler, el etek öpmekten belleri büküldüğünden yıldızlara bakamayanlar el üstünde tutuluyor memleketimde...
Bense beceremiyorum böyle yaşamayı... “Aklından zoru var” muamelesi görüyorum; olamıyorum istedikleri gibi... Tehdit ediliyorum; yalnızlıkla, sevgisizlikle, işsizlikle, yine de diyemiyorum “canınız cehenneme!”...
Özgür olamıyorum, bunca gereksinimle... Zincirler bağlanmamı, tehditler boyun eğmemi, yüreğim nefret etmemi ve ülkem terk etmemi güçleştiriyor... Kalakalıyorum bir mengenenin içinde bir başıma ve sandığım gibi yalnız mıyım, bilmiyorum!.. Ayrıntılara fazla kafa yorduğumdan, düşündükçe daha karamsar olduğumdan eleştiriliyorum... Mutluluk olsun diyorlar yazılarında, neşelenelim okurken... Nasıl neşelendireyim sizleri? Anlık mutluluklardan mı bahsedeyim, mesela geçenlerde seyrettiğim filmi mi anlatayım ya da geçen akşam gelen arkadaşımla, bütün gece odamda oturup eski günlerden bahsettiğimizi mi?... 4 yaşındaki küçük dostumun yaptığı yaramazlık ve şarlatanlıklara ne dersiniz?... Galiba sadece bir çocukla beraberken, ne keder, ne hüzün uğramıyor semtime... Ben de bir zamanlar çocuktum ve onun yaptığı gibi neşe saçıyordum etrafa, ne değişti sonradan?..
Bir günümüz bir günümüze uymaz her zaman... Sabahları hep mutlu uyanabilir mi insan, sırf bir gece daha bitti diye ya da yeni bir günü daha hayatta karşıladım, ne mutlu diyebilir mi?.. Sizin hiç titremez mi yüreğiniz, Mahsuni Şerif, “Dura dura bir sel oldum erenler / Bilmem çağlasam mı, çağlamasam mı” derken... Hiç dilemez misiniz dağlardan süzülüp gelen soğuk bir suda arınmak bedeninizden?.. Hiç ağlamaz mısınız gülerken?.. Nedense, üzüntüden ziyade sevinç doldurur gözlerimi benim... Keder kasıp kavururken yüreğimi, gülümseyebilirim... Çocuklar hep gülsün isterim, yaşlılar anlatacaklarını dinleyecek birilerini bulsun yanlarında... Dostlarımla ağlayabilmek ve en olmadık yerde güldürebilmek onları... Eski günlerden bahsedebilmek, eskimeyen arkadaşlarımla...
Temiz sularda kulaç atabilmeli, kimseyi umursamadan çimenlere uzanabilmeliyim... Çıplak ayaklarla yürüyebilmeliyim yağmurda... Sınırsız, karşılıksız ve hesapsız sevebilmeliyim... Ay ışığında türkülerim olmalı söyleyecek, bir bardak sıcak çayla, mısralar taşmalı yüreğimden... Kederli ya da hüzünlü görürsem sevdiklerimi, silahlarım olmalı umut ve sevgi aşılayacak, gücüm olmalı titreyen ellerini avuçlarımda ısıtacak... Herkesi saracak kadar uzun olmalı kollarım, kapım ardına kadar açık, sığınacaklara...
Babalar, başı önde gezmemeli, analar uykusuz geceler geçirmemeli, anlamsız olmamalı ölümler; çocuklar aç kalmamalı, gençler işsiz ve yarınsız...
Gönülden uzanmalı elim bir dosta... Yüreğim kurmalı cümlelerimi... İsyanım da, sevgim de, mert olmalı!.. Söylediklerimle, yaptıklarım arasında, inançlarımla, yaşayışım arasında olmamalı uçurumlar...
Ben severim geçmişi... Avlusundan içeri girdiğim eski bir evde daha önce kimlerin yaşadığını merak ederim, sahaflardan aldığım kitapları benden önce kimlerin okuduğunu... Siyah beyaz filmler biriktiririm bir köşede, eski kasetler, korkarım unutmaktan!..
Bana dokunmayan yılan, başkalarına da geçirmemeli dişlerini... Prim vermemeliyim düzeysizliğe... El etek öpmeden yaşayabilmeliyim, değer vermeliyim insana ve emeğe... Kimse ambulans beklerken ölmemeli yollarda, yollarda ya da gökdelenlerde yanında götürecek birilerini aramamalı ölüme, her hafta sevgili değiştiren, sevgiyi yozlaştıran; ışıltılı, parıltılı ve içi boş hayatlar yaşayan insanları örnek almamalı çocuklarım... Gelecek nefretle anmamalı adımı... Musallada, adet olduğu üzere söylenirken duymamalıyım “İyi bilirdik” sözlerini...
Azla yetinemiyorum belki, çok şey istiyorum hayattan!.. Ama, yeterli değil işte; sadece benim, sıcakta ve güvende olmam uzun kış gecelerinde... Ağlayacak bir omuz bulmam, ateş yüreğime düştüğünde... Yeterli değil, sadece benim gülmem, eğlenmem!.. Olmuyorsa, insan gibi yaşamak nasip değilse herkese, kapımı çalan hüzünse gördüklerim ve yaşadıklarım sayesinde, “hoş geldin” demek düşüyor bana, açık yüreklilikle!